6/11/2009

KARAKEÇİLİLER HAKKINDA

-Eyyüp AZLAL

     1785-1850 yılları arasında Diyarbakır eyaleti içerisinde 18. asırda idari yapıda varlığına rastlanan “Kazâ-yı Karakeçülü” daha önce de belirtildiği üzere gerçek manada bir “kaza” olmaktan ziyade göçebe aşiretlerin bir tür vergilendirilmesinden kaynaklanan bir uygulamadır. Bu uygulamada aşiretin o sırada bulunduğu yer “kaza” itibar edilmek suretiyle vergilendirilmeye gidilmiştir. Bölgede Karakeçülü aşiretinin incelediğimiz dönem içerisinde iskânına dair her hangi bir belgeye rastlanmamıştır. Bununla birlikte yine Diyarbakır bölgesinde yaşayan, “Kiki-i Çerikan ve Kiki-i Halecan” olmak üzere iki fırkaya ayrılan Kiki aşiretinin yaşadığı köyleri 1846-1847 yılları arasında nahiye itibar edildiğine bakılarak bu aşiretin iskanının tamamlandığı söylenebilir.  (Diyarbekir Salnamesinden, s.132-133)


 















Karakeçili Yörüklerinin damgası eski yazıda “و” gibidir. Bu yapılan kilim desenlerinden de anlaşılıyor. Bu damga Seyitgazi Bahşişli köyünde rastlanılmıştır.

 Karakeçili kültüründe en çok işlenen kültürlerden bir kaçını paylaşmak adına şunlardan bahsedilebilir. Mesela düğünlerde para saçma töresi başlı başına bir seremoniye dönüşmektedir. Gelin ve Güveyi mendiri denilen evin avlusunda; avlu yoksa evin giriş kapısı önünde durur, üzerlerine para saçılır. Saçılan parayı misafirler kapar, uğur getirsin diye saklardı. Şimdiler de ise çocuklar, çoğu defa da berber çırakları paraları kapar.

 Gelin koca evine geldiğinde evin eşiğinden atlar. Eşiğe basmaz. Eşiğe basan kişinin cinlerin etkisinde kalacağı inancı vardır. Eşiğe ve ocağa yağ sürülür. Buraları cinler mekan tutmamsı için bu önlem alınır.

 Cinler,  kanı ve karanlığı seven mahlûklardır. İnsana enerji ve kuvvet verdiği için tuzdan,  kokusu ve tadından dolayı kınadan, demirden, çelikten, katrandan tüfek gürültüsünden ve bunların yanında en önemlisi okunan Kuran-ı Kerim ayetlerinden kaçan ve korkan mahlûklardır. Bilhassa Karakeçili aşiretinde oğlan evine tuz alınması, Kuran-ı Kerim ile girilmesi, silah sıkmalar, gelinin yastığının altına bıçak ya da makas konulması da  cinlerin bu mekanlardan  kaçırtılmasıdır.  Bu da aslında iyi bir gelenektir.  

 

Karakeçiler de kadın önemli bir yer tutar. Kadına verilen önem çok büyüktür. Bu yüzden bölgede başlık parası en yüksek olan aşiret Karakeçili aşiretidir. Kadın’ın kendine verilen bu değerinin karşılığını da aşiret kendisinden beklemektedir. Kadın da ilk rüştünü gelin olduğu ilk günlerde ispatlamaya çalışmaktadır.

 

Bu nedenle Karakeçili köylerinde yeni gelinin çalışkanlığı şu olaylarla tespit edilir. Çalışkanlığı, büyüklerine karşı saygıyı ifade için sabahleyin erkenden kalkar. Kayınbabasının abdest leğenini ibriğini getirir, abdest suyunu döker, havlusunu tutar.

Daha sonra gelini suya götürecekleri akrabalarına haber verirler. Onlar da ellerine birer testi alıp çeşme önünde toplanırlar. Yeni gelin de ne kadar hamarat, çalışkan ve yardımsever olduğunun göstergesi olarak su dolu testiyle gelenlerin bardaklarını sırayla doldurur. Oğlan evi de ne kadar gayretli, girişken, hamarat bir geline sahip olmanın ve bunu köy halkına göstermenin gururu ile def çalarak oynayıp eğlenirler.

 

Kadının bütün gücünü artık kocasından ve gelin baba evinden alır. Öyle ki daha gelinliğin kırkıncı gününde baba evine zeyye’ye gittiğinde oğlan evinde arkasında bir su dolusu testi kırılır. Bu nazar değmemesinin yanı sıra baba evine güvenerek problem çıkarmaması, baba evinden umudu kesmesi, koca evini benimsemesi testi kırılır. Testiden dökülen su saflığı sembolize eder..

16/10/2009

AŞK U NİYAZ İLE ŞAİR NİGARÎ


-Eyyüp Azlal
  Aşk imiş her ne var alemde. Bunu  geç öğrenen bizler,  ömrü hayatını bir tek aşka yani tek aşkına adayan şiirin şeyhi Mir Hamza Nigarî ismini  duymak için    niyaza ihtiyaç duyacağız.
 19. asrın tasavvuf muhit  ve edebiyatında önde gelen şairimiz hayatının çoğunu geçirdiği Doğu Anadolu ve Kuzey Azerbaycan’da anneler çocuklarına ninni söylerken bile onun  beyitlerini terennüm ederler.

Tâlibe gûşe-i vahdet gibi mekteb olmaz
Perveriş eylemeğe aşk gibi eb olmaz

Günümüz diline şu şekilde çevirmek uygun düşer mi: İlk manası tasavvufidir. Taleb makamında olanlara vahdet köşesine çekilmek gibi bir eğitim bulunamaz. Bu yolda ilerleyebilmek için aşk denen babanın elinde büyümek gerekir. Sosyal hayatta ise beyit şöyle yorumlanabilir: Bir talebe için yalnız başına bir köşeye çekilip dersine çalıştığı bir mektepten daha üstün olamaz. Çocuğun serpilip gelişmesi için de aşk gibi bir ata (baba) asla bulunmaz.


 Şair Nigarî köken olarak Seyyid olup bu gün Ermenistan işgalinde bulunan Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde doğduğu için kökeni “Eş-Şeyh Seyyid Hamza Karabağî’dir. Ataları muhtemelen din-i ulviyeyi yaymak ve irşad çalışmaları için Medine-i Münevvere'den gelerek bölgeye yerleşmişlerdir. Ne hikmettir ki kendisi ilim ve irşad çalışmaları için Erzurum, İstanbul, Samsun, Merzifon, Harput ve Amasya’da ilim ve irşad çalışmalarını yürütmüştür.


 Şair Nigarî’nin tahsil hayatı tamamen talihsiz bir döneme rastlar. Yöresinde Mir Paşa diye tanınan şairimizin babası öldürüldüğünde Seyyid Nigarî yetim kalır ve on beş yaşına kadar ciddi bir tahsil göremez. Annesinin ısrarı sonucu çevre köylerdeki hocaların yanında okumaya başlar. Tahsil hayatını bu köylerde devam etmesine yardımcı olan Nigar adlı bir hanımın himmetini görür. Şairimiz bu himmeti karşılıksız bırakmaz, şükran borcu karşılığında NİGARÎ mahlasını alır.

 İlim ve irfan hayatına genç yaşta atılan Nigarî, Anadolu’ya gelerek Amasya’da Nakşî şeyhlerinden Halid-i Bağdadi’nin halifesi İsmail Şirvani’ye bağlanarak devam etmiştir.1839 yılına geldiğimizde şair Nigari, Amasya Gümüşlü Medresesinde dersler almış ve burada halvete girmiştir. Daha sonra Hacc farizasını yerine getiren şairimiz dönüşünde tekrar Amasya’ya yerleşmiştir.

Şair Nigari, 1840 yılında annesini ziyaret maksadıyla doğum yeri olan Karabağ bölgesinde Cicim’e gider. Burada kaldığı bir yıl içinde dersler verir. Burada Emine hanımla evlenen şairimizin Siraceddin adlı bir oğlu olur. Daha sonra oğlu Siraceddin’in 24 yaşındayken vefat etmesi şairimizi derinden etkiler ve hüzünlü şiirler yazar.


1851 yılında Erzurum’a, 1854 yılında ise İstanbul’a  giden Hamza Nigârî, buralardaki sohbetleriyle kısa sürede tanınmıştır.İstanbul’da kaldığı günlerde Mustafa Reşit Paşa ile görüşmüştür.Paşa, kendisine Fatih’teki Emir Buhârî Dergâhının şeyhliğini teklif ettiyse de Şair Nigârî kabul etmemiş, aynı yere halifesi Taşâbâdîzâde Mustafa Sabri Efendinin atanmasını sağlamıştır. Divanında üzülmemeyi öğütleyen bir şiirinde Reşit Paşanın da ismi geçmektedir.

1858 yılında tekrar Erzurum’a dönen Nigârî, ailesini de yanına almıştır. Bundan sonra Hamza Nigârî, sırasıyla irşad çalışmaları için Anadolu’yu adeta karış karış gezer. Önce Amasya daha sonra Merzifon’a gider.Bu çevrede yaydığı fikirler ve irşad çalışmaları bölgenin idaresi tarafından uygun görülmemiş Samsun’a gitmek zorunda kalmıştır. Daha sonra İstanbul’dan davet alır bir süre buraya gider. İstanbul’daki ricalin özellikle Kazım Paşa’nın tavassutu ile sürgünün durdurulması için başvuruda bulunulmuşsa da sonuç alınamamıştır. Bundan sonra Şair Nigârî, Harbut’a gitmek üzere Samsun’a gönderilir. Buradan Amasya’ya uğrayan şairimiz mahiyetindeki eşrafı da alarak Tokat, Sivas, Malatya güzergahını izleyerek 1885 yılının Berat gecesinde Harput’a ulaşır. Şairimiz ertesi yıl vefat edince  vasiyeti gereği ailesi ve   sevenleri tarafından  Amasya’ya getirilerek oradaki bağlıları tarafından hazırlanan kabre defnedilmiştir.
 Amasya’da kabrinin olduğu yerde bugün Azerîler Camii olarak da bilinen Şirvanlı Camii, 1894 yılında inşa edilmiştir.
 19. asrın ortalarına doğru Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Ruslar’a karşı mücadele eden Nakşıbendî tarikatının tanınmış önderlerinden biri olan Mir Hamza Nigârî daha çok bu bölgede Karapapak (Terekeme) Türkleri üzerinde etkili olmuştur.Bunların bir kısmı Kars, Amasya ve Muş’a gelip yerleşmişlerdir. Kırım savaşında bir çok müridiyle beraber gizlice Kars tarafında geçerek devlet-i aliyenin orduları safında savaşmışlardır.
 Gazelleri, koşmaları ve kasideleri, yalnız kendi müritleri arasında değil halk arasında da okunmaktadır. Bu şiirleri dergahlarda ilahi şeklinde de söylenmiştir. Divanında farklı şiirlerden seçtiğimiz bu iki beyt insanı çok derinden etkiliyor;

Atdı âteşlere Nemrûd bizi
Gelmedi bir Halil-âsâ ne ‘aceb

Bâde-i nâbdan özge bize teskin virmez
Yaramaz kârımıza âb-ı Fırât ey sâkî

Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı gibi Nigârî Hazretleri şiirlerinde peygamber kıssaları, coğrafi ve tarihi bilgilere de yer verir.

Aşk konusunda Nigârî’nin orijinal sayılabilecek fikirleri vardır. Ona göre aşk, hüdâ’nın lütfettiği bir bâdedir ve camsız (kadehsiz) içilir. Çünkü o, mana ba’desidir. Şu beyitleri okuyalım;

Analagil aşk nedir dinle ne manadır bu
Bâde-i lutf-ı Hudâ bahşiş-i Mevlâdır bu

İçelim şâm u seher içre ve lâkin bî-câm
Câma hâcet mi olur bâde-i ma’nâdır bu

Aşkın kitabı olmadığını, onun dersle öğrenilemeyeceğini belirtir.kendisini ünlü aşk hikayelerinin kahramanları Ferhad, Vâmık ve Mecnun’dan üstün tutar. Şeyh Galib’in bir şiirinde terci’ bend olarak kullandığı;

âh mine’l-‘aşkı  ve hâlâtihî
ahraka kalbî bi-harârâtihi
beytini Nigârî de terci’ bend olarak kullanmıştır.Nitekim o, yanan aşkın dermansız derdini Mevlevî neyinin dile getirdiğini  söylerken şöyle bir ifade kullanır;

Ten yakılur cân yanar sûzişile bend bend
Eyle ki takrîr eyler derd-i nây-ı Mevlevî

Aşk konusunu ağırlıklı olarak ele almasıyla Fuzulî ile benzerlikler gösterir şairimiz.Kendisi de huy ve yaratılış olarak üstada benzediğini söyler.Onun yaptığını kendisinin de yaptığını söyler;

Ey gönültab’-ı Fuzulî ile hem-kar oldun
Karabağ kıt’asını hıtta-i Bağdâd itdin.

Şiriinde Karabağ’ı Bağdat diyarı haline getirdiğini,şiirlerinin bazılarını Fuzulî’nin şiirlerine tahmis etmesi onun bu büyük şairden çok etkilendiğini gösteriyor. Fuzulî’den başka diğer şairler de Nigârî’yi etkilemiştir. Bunlar Ruhî, Nebâtî, Hafız, Hâcu-yı Kirmânî, Sa’di’yi sayabiliriz.

Nigârî’nin eserlerine gelince Türkçe Divanı, Farsça Divan, Nigârnâme, Menakıbnâme’yi sayabiliriz. Bunlar arasında Nigârnâme Fuzulî’nin Leylâ vü Mecnun’u,Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ını çağrıştır.

Duygulu ve coşkulu şiirleri hafızamıza nakşeden Şair Nigar’i kimdir diye kısaca tanıtmaya çalıştık. Bu çalışmamızı yaparken faydalandığımız bir kaynak için teşekkür borcumuz var: Evvela Şair Nigârî hazretlerini okuyucuların hizmetine kazandıran İstanbul Üniversitesi Klasik  Edebiyat hocalarından Prof. Dr. Azmi hocamıza teşekkür etmeliyiz. Hocanın büyük bir rikkatle mesaisini harcayarak yayına hazırladığı Mir Hamza Nigarî  Divanı artık elimizde. Kule yayınlarının da divanı okuyucunun göz zevkine hitap edecek şekilde yayımlamıştır. Onlara da teşekkür etmek gerekir.

Sözümüzü sonda da yineleyelim. Aşk u niyaz ile Şair Nigarî’yi okumak lazım.

 

16/10/2009

SİGARA YASAĞINA KARŞI DİRENECEĞİZ

 

 -
Eyyüp AZLAL


Toplum olarak  yasakçı zihniyete muhatap olduğumuzdan dolayı   artık yasak olan  her şeye refleks geliştirmişiz. Yasak kelimesini duyduğumuzda direnecek miyiz sorusunu kendimize sorar olduk.

Sevmek yasak, göz yaşı dökmek yasak, ağlamak yasak,üşümek yasak, düşünmek yasak, konuşmak yasak, yazmak yasak, sevda üstüne şiirler yazmak ve sevda üstüne  şiirler okumak yasak, özgürlük türküleri yakmak yasak, ateş yakmak yasak, üniversiteye girmek yasak, türban takmak yasak, bize sevmek yasak, sana gelmek yasak, arka kapının anahtarı yasak, mesai dışında daireye girmek yasak, sana bana yasak, hemşerimiz Ali Yasak…
 
Bütün bu yasakların üstüne insanımızın refleksini siz tahmin edin. Sigara içmek yasak olur mu kardeşim. Sigarayla savaşanlar derneği varken sigara tiryakileri derneği yok mu? Sigara tiryakileri olarak en çok karşımıza çıkan edebiyatçılar çıkıyor.  Edebiyatçıların kalemi yasağa karşı birleşmişçesine “Sigaraya yasağına  karşı direneceğiz.” sözü ile karşılaşıyoruz. 

Kalemi keskin yazarlardan Nurettin Durman’a sigara yasağı sorduğumuzda bize sigaranın hikaye-i tarihçesinden  başlayarak şunları ekliyor: “Efendim, sigara ilk  bulunduğu yıllarda pipo ile içilen, savaş sırasında pipo bulamayan bir Fransız askerinin kağıda sararak içmeyi keşfetmesiyle başlar. Günümüzde yaygın olarak kağıda sarılarak kullanılan tütün içeren ve keyif verici madde olarak tanımlanır. Kısa bir sürede bağımlılık yapan bu maddenin bırakılması zor olan bir maddedir.” Diyor.Nurettin ağabey ekliyor da ekliyor.”  Sigarayı bırakalı 24 yıl olmuş.Fakat acıyorum tabii. Şimdi sigara içiyor olsaydım yasağa direnirdim. Öyle yağma yok tabi.
Duman duman olmuş karşıki dağlar / Ölüler kurtuldu gitti ne yapsın sağlar. Ben böyle derim.” Diyor Nurettin Durman eyvallığımız var.
Tiryaki yazarların karşı çıktığı  sigara yasağı hakkında müspet yaklaşan yazarlarımız da var. Eğitimci-yazar Mahmut Balcı bu grubun önde gelenleri.
Kendisine yasağı sorduğumuzda şu cevabı alıyoruz. Sigaranın toplu alanlarda yasaklanmasını ben de destekliyorum. sağlık önemli. iyi değerlendirelim. Teselliyi sigaranın dışında bazı şeylerde bulalım. İnsanımızı sigaraya götürecek şeylerden uzak tutmak gerekir. Edebiyatçılar sigaraya karşı deniliyor olabilir. Ancak sigara içmediği halde iyi edebiyatçı olan bir çok kişiyi de tanıyorum.
Sigara yasağına en ilginç bir yaklaşım sergileyen ise psikolog-yazar Prof. Dr. Nevzat Tarhan’dır.Kendisi köşe yazısında  “Başörtüsü özgürlüğü ve sigara içme özgürlüğü” arasında bir bağ kurar. Bu bağı uzak zeminde çözmek mümkün ama kısa mesafede gözlerimizin feri aciz kalıyor.Nevzat hocayı dinliyoruz: …Ne alaka demeyiniz. Kamusal alana başörtüsü girmesin diyenler başörtüsünü zararlı görüyorlar ve kendilerinde uyandırdığı fobik tepki için yasağı savunuyorlar. Sağlık ocaklarında çalışan başörtülü doktora veya üniversite de okuyan genç kıza karşı muhbirliği görev gibi yapıyorlar. Şimdi de sigaradan nefret edenler toplumda muhbirlik ahlakını teşvik ettiklerinin farkında değiller mi? Başörtüsüne otoriter yaklaşanlarla sigaraya otoriter yaklaşanların yöntem olarak ne farkı var ki? İyi niyet yetmez iyi yöntemler de kullanmak gerekiyor.
Bir büyüğümüz Sözlüğü duman altı yapan yazarlar için  sigara içmeyen yazarlardan arta kalan yazarlardır, diyordu. Açıkçası ben kendi payıma söylüyeyim, yalnızlık bir sigara külü kadar olmuşsa dünyamızda biz kendi küllerimizden ve sigaranın küllerinden  sıyrılalım diyorum. Fakat Şair Cemal Süreyya’nın bir kitap kapağında resmi var. Aman Allah’ım insana, daha doğrusu şairciklere sen neden içmiyorsun diyesi geliyor. Bizleri kıştırtan bir tablo. Sırf Cemal Süreyya’nın şiiri hatırına ve sigara tutuşu hatırına bu yazı kaleme alındı. Ve bu yazının özü itibariyle biz sigara yasağına karşı direneceğiz. Biz direneceğiz biz haksızlıklara da direneceğiz.

25/9/2009

Monaroza'yı Gördüm

 

 

Mona Roza, siyah güller, ak güller

Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah, senin yüzünden kana batacak

Mona Roza siyah güller, ak güller

Sezai Karakoç

 

 

 

 

Sezai Karakoç’un Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına armağan ettiği ve ona “Mona Roza” şairi denmesine sebeb olan bu şiir on dokuz yaşında iken yazılmıştır. Yıl 1952. Edebiyatımızın en güzel örneklerindedir. Dört bölümden daha doğrusu dört şiirden oluşmaktadır. Bu şiir  üniversite gençliğinin baş ucu şiirlerindendir. Karakoç, o yıllarda tanınmadığından dolayı bazı taşra gazetelerinde birileri kendi adlarına yayımlamışlardır. O dönemde his ve heyecan doruğunda olan ve şiire ihtiyacı olan herkesin şiir olmuştur Mona Roza.

 

            Şair o günlerdeki edebiyat ortamını anlatırken şiirin sebeb-i telfini de aktarır. “ 1952 baharı girerken 19 yaşında ve mülkiye ikinci sınıftayım. Bir şiir üzerine çalışıyorum.Şiir gittikçe beni kendi dünyasına çekiyor. Yıllar, serbest şiir denen ölçüsüz, kafiyesiz şiirin zafer yılları.Orhan Veli akımı bir sel gibi edebiyatımızı kaplamış. Yaşlılar, Edebiyat Fakültesi Hocaları Yahya Kemal’den bahsededursun, dergilerde gençler Orhan Veli ve arkadaşlarının açtıkları yolda ilerliyorlardı. Geleneksel şiirle bağ koparılmıştı. Şairanelik hor görülüyor, edebiyatımızın gül, bülbül  mazmunları alay konusuydu. Kadın; tak takıştır, sür sürüştür, muhallebiciye gel, piyasa vakti” çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyorum. “Gül” kavramının yeniden diriltilmesi gereğini düşünüyordum hep. Mona Roza böyle doğdu. Modern bir Leyla u Mecnun denemesiydi. Roza bilindiği gibi gül demekti. Böylece aşağılanan Gül kavramını yeniden gündeme getirmek istedim.

           

Şiire bu yönüyle baktığımızda elbette ki bir aşk şiiri diyeceğiz. Fakat Aşk ve Çileler  bölümünde beşliklerin ilk mısralarına baktığımızda “Muazzez Akkaya”  ismi ile karşılaşıyoruz. Buna Türk edebiyatının en mahrem akrostişi gizlidir diyebiliriz. Şiirin her kıtasının başındaki harfleri yan yana getirdiğinizde "Muazzez Akkayam" çıkar. Muazzez hanım, şairimizle aynı sınıfta okumaktadır. Karakoç’un adı geçen bayana kalbi bir yakınlık duyduğu aşikardır.  Hatta bu ilginin bir süreği olarak aynı yıl şairimizin memlekete evlenme isteğiyle bir mektup yazdığını ancak, bu arzusunun reddeldiğini hatıralarından anlıyoruz.

           

Ne var ki Sezai Karakoç, ısrarla şiirin öyküsünü gizlemeye çalışmaktadır. Bu tavra da saygı duymak gerekir. Şiir, kolay gibi görünür, fakat söylenmek istendiğinde söylenemeyen sözlerle kuruludur. Bu nedenle bütünüyle bir sehl-i mümteni görünümündedir. Şiirde ilk yayınlandığında bir mısrada “Geyvenin Gülleri”  dizesi “Malatya’nın Gülleri idi”. Bu bir nevi tek taraflı bir aşkın bilinmemesi için hedef saptırmadır. Daha sonra Muazzez’in doğum yeri  “Geyvenin gülleri” mısrası değiştirilmiştir. Şiir de bir hedef saptırma daha vardır. Mesela şiirde sevgili intihara kalkışmıştır. “Bir tüfeğin  burnu havadadır/ateş almak üzeredir mermisiz./…Ocak sönüyor,ateş kül oluyor…”  mısraları tamamıyle sevgilinin intihara kalkıştığını ve öldüğü mesajını bize verirken son zamanlarda yapılan bir araştırmada Muazzez Akkaya’nın Amerika’da yaşadığı ve şairimizle aynı karede bir fotoğrafta yer alması şiirin kurgusal yapısını bir romana doğru götürüyor.  …Çünkü roman sokağa tutulan bir aynadır. Aynada sokağın bazı çirkinlikleri görülmez. Yazar Ahmet Hakan’ın köşe yazısından bir kesit:

“……Okuyunca "Vay be" diye haykırdım. Muazzez Akkaya’nın izini bulmuştum.
Hemen bir yanıt yazdım: "Lütfen anneniz hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?"
Yanıt şöyleydi:
"Annem Mülkiye’de okumuş. Öğrenciliğinde çok güzel bir kadınmış. Grace Kelly tipinde. Pingpong şampiyonu olmuş okulda. Bugün anneme Sezai Karakoç’un aşkını ve şiirini sordum. Annemin bu aşktan ve şiirden haberi olmamış. Ama şunu anımsıyor: Paltosunun cebinde şairi meçhul aşk şiirleri bulurmuş! Babamla evlenirken babama bu şiirlerden söz etmiş, babam da şiir yazmaya kalkışmış annem için ama tabii ki çocukça şiirler olmuş bunlar. Annem Hazine avukatlığından emekli oldu. Maliye Bakanlığı’nda çalışırken babamla tanışıp aşk evliliği yapmışlar. 48 sene harika bir evlilikleri oldu. Maalesef geçen hafta babamı kaybettik."
* * *
Muazzez Hanım’ın Mülkiye’de okurken "pingpong şampiyonu" olduğunu öğrenince...
Hemen aklıma Sezai Karakoç’un "Ping-Pong Masası" adlı başka bir şiiri geldi.
Şiiri bulup okudum...
Şu dizelere dikkat kesildim:
"Ha Sezai ha ping-pong masası / Ha ping-pong masası ha boş tüfek / Bir el işareti eyvallah ve tak tak / Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi / Ne kadar güzel ne kadar sıcak / Tak tak tak tak tak……"

Şiirde Batı ve Doğu farkı da göze çarpıyor. Annesinden ilk sütü Geyve’de içen Muazzez göğsünü Karacadağ’ın sert rüzgarlarıyla dolduruyor. Yani aşkı doğuludur ve serttir. Bu yüzden kırılgan bir aşk ortaya çıkıyor.

 

Şiirin bir bölümünde:

 

Benim gözlerim yeşildir onun gözleri kara

Ben günah kadar beyazım o tövbe kadar kara

            Dizelerinde ilk bakışta tezatmış gibi gözüken değerlere aykırı gibi sanılan bir durum tersinden okunduğunda  kızın görünüşte beyaz olduğunu ama ruhen günahkar olduğundan kara olduğunu bilmemiz gerekir.

 

Şiirde seyrek de olsa “kurşun, hançer” gibi öldürücü yaralayıcı aletlerin oluşu Karakoç’un doğulu oluşuna yorabiliriz.

           

Dört ayrı bölümden oluşan 288 mısralık bu esrarlı şiiri yazar Mehmet Gökalp’ın deyimiyle eğer İngilizce ve Fransızca’ya tercüme edilebilirse onlar Türkiye’de Boudlaire’nin yaşadığına kanaat getireceklerdir. Saf şiirin mükemmel bir örneği, usta bir ressamın fırçasından çıkmış gibi renkli ve canlı olan bu şiiri on dokuz yaşında yazmak herkesin harcı olmasa gerek.


-Eyyüp AZLAL            
 

 

 

(Bu yazı yazarımızın baskı aşamasında olan “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri” adlı eserinden alınmıştır.)

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı